Siz hiç "yolun sonu"na ulaştınız mı? Yok, yok, öyle sanal anlamda değil, gerçekten "yolun bittiği" bir yere düştü mü yolunuz? Seddülbahir işte tam böyle bir yer. Ordan öte yol yok. Hatta sağa sola filan da dönüş mümkün değil, hiçbir yere gidemiyorsunuz. Seddülbahir'den herhangi bir yere gidebilmek için ya kendinizi denize atacaksınız, ya da geldiğiniz yoldan gerisin geriye 15-20 km kadar döneceksiniz. Seddülbahir'e ulaşana kadar güvenle üzerinde durduğunuz, hatta "ömür biter, yol bitmez" diye hakkında atasözleri ürettiğiniz yol, köyün içinde bitiveriyor. Buradan sonra tekrar yola çıkıp bir yere gitmek isterseniz bulabileceğiniz tek yol, sizi buraya getiren yol. Başkası yok.
Gelibolu yarımadasının batıya bakan en uç noktasında küçücük, fakir ve bakımsız bir balıkçı köyü Seddülbahir. Üç tarafı da denizlerle çevrili sarp kayalıklar ve kıraç topraklardan ibaret. Dünya tarihinin en kanlı savaşlarından birine sahne olan Gelibolu'ya ilk çıkartma buradan yapılmış. Tabii ilk göğüs göğüse çatışma da burada olmuş. Karada, gökyüzüne ulaşmaya çalışıyormuş gibi görünen siluetleri ile Türklerin, İngilizlerin, Anzakların ve Fransızların savaş sonrası diktiği Abideler ve şehitlikler ile denizde, irili ufaklı onlarca gemi batığı şahitlik ediyor tarihin bu karanlık sayfalarına. Batıkların kimisi tamamen yağmalanmış, her parçası sökülüp satılmış, yokolmaya yüz tutmuş, kimisine ise hiç ulaşılamamış, "daha kapı kolları bile üstünde duruyor."
Köy ise sanki başka bir dünyada imişçesine sürdürüyor sakin ve mütevazi yaşantısını. Son 15 yıl içinde köye İstanbul dolaylarından gelip yazlık ev yapan yazlıkçılar ile köylünün ilişkileri pek az. 15-20 tane yazlık ev yapılmasına ve her yaz dolmasına rağmen sadece 3-4 tanesi köy halkı tarafından benimsenmiş. Diğerleri senelerdir gelip gitmelerine rağmen hala "yabancı" statüsünden öte gidememişler.
Ben ilk kez gidişimi daha dün gibi hatırlıyorum. 1989 yılında IBM'de çalışan küçük bir grup 30 Ağustos tatilinden yararlanarak 3 günlük bir gezi düzenlemişti. Ben de pek gönülsüzce katılmaya karar vermiştim. Cuma günü işten erken çıkmayı beceremediğim için gidişim akşam saatlerine kaldı. Eceabat'a kadar olan yolu avcumun içi gibi ezbere biliyorum ama ana yoldan saptıktan sonrası için yarım yamalak yapılmış bir tarife göre yönümü bulmam lazım. Allahtan yola girdikten sonra topu topu 3 noktada yol ayrımı çıkıyor karşıma. Onları başarı ile doğru yöne dönerek geçersem kendimi birdenbire Seddülbahir'de bulacağımı bilmekten çok hissediyorum. nda da görülemeyebileceği gibi haritada aslında ne Seddülbahirin adı var ne de Kabatepe üzerinden giden yol.
O tarihlerde henüz Gelibolu yanmamış. Köye varıncaya kadar denizi görmek mümkün değil. Yolun her iki tarafı da müthiş sıklıkta kocaman çam ormanları ile kaplı.
Bizim kalacağımız yer köydeki iki tanecik pansiyondan birisi ve köyün hemen girişinde en tepede yer alıyor. Pansiyonun önündeki geniş teras tıpkı kocaman bir geminin kaptan köşkü gibi tüm manzaraya hakim. Bir anda tüm haftanın stresi ve 360 kilometrelik yolun yorgunluğu o terasta karşılaştığım gece manzarası ile kayboluyor. Sol tarafta genişçe sayılabilecek karanlık bir koyun öte yamacında tüm heybeti ile yükselen Çanakkale Şehitleri Abidesi ve onun sarp kıyılarında köpürttüğü Marmara sularını Egeye doğru akıtan Çanakkale Boğazı. Karşıda Kumkale kıyılarından başlayan Ege denizi, irili ufaklı ada siluetleri. Sağ tarafta ise Saros körfezinin ağzı. Tüm bu manzaraya ek olarak Çanakkale Abidesinin hemen bir karış berisinde, sanki ısmarlanmış ve oraya sonradan ilave edilmiş gibi duran hayatımda gördüğüm en kırmızı ve kocaman mehtap.
Pansiyonu ayrıca uzun uzun anlatacağım ama Seddülbahir ile ilişkimin sürmesinde eşi bulunmaz konumu, sakinliği ve ertesi gün şahit olduğum balık bolluğunun büyük katkısı olduğu inkar edilemez.