GAP Turu Seyahatnamesi

Up Next

Nisa taifesi "bayramda illa da biyerlere gidelim" deyu tutturunca biz erkek kısmına düşen, olayı olgunlukla kabullenip "nereye gidelim" seçeneğinde beeelki küçücük bir ihtimal olarak oluşabilecek bir söz hakkı kullanımını beklemektir. Bizde de aynen böyle oldu. Hatunlar "Bu bayram İstanbul'da kalınmaya!!" deyu ferman çıkartınca hiç kendimizi ezdirmedik. "Peki, nereye dilerseniz geliriz ammaaa, bayram kalabalığına girmeyelim, bayram trafiğine kalmayacak her programa uyarız" gibi onurlu bir karşı duruş sergiledik. Sonuçta nasıl olduysa bizim de fikrimizi sordular, daha doğrusu hazırladıkları üç seçenek içinden bir seçim yapmamızı istediler. Ben kendi hesabıma vereceğim oyun herhangi bir kıymet-i harbiyesi olmayacağını bile bile sırf demokrasi adına oy kullanıp "GAP Turu" için oy verdim. Tesadüfen nisa taifesi de GAP Turu'nu tercih edince sanki benim tercihim de dikkate alınmış gibi bir durum çıktı ortaya, pek sevindim. Bir takım münafık ve müzmin muhalif arkadaşlarımızın bize düpedüz "deli" gözüyle bakması, alenen dalga geçmesi bile bizi yıldıramadı...

Yazının bundan sonrası GAP Turu izlenimlerimi anlatır belgesel niteliğinde bir dökümandır. İlgilenmeyenler hemen başka bir yazıya geçebilirler.

Executive Summary:

GAP bölgesini bugüne kadar görmemiş olanlar veya benim gibi iş icabı bölgenin hemen hemen heryerine gittiği halde gerçek anlamda bölgeyi görmemiş olanların mutlaka gitmesi, veya yıllarca önce gidip, bölgenin hala aynı kaldığını düşünenlerin mutlaka tekrarlaması gereken bir tur. Bölgenin barındırdığı inanılmaz tarih hazinesi yanında, sahip olduğu ekonomik potansiyelin büyüklüğü karşısında şaşırmamak elde değil. Demirel'in "GAP'ı gaptımam" hırsının nedenini hemen anlıyorsunuz..

Hikaye:

Efenim, bendeniz ilk kez bir tur organizasyonuna katıldığım için diğer turlarla mukayese imkanım pek olmayacak ama izlenimlerimi doğru dürüst aktarmayı başarabilirsem okuyanlar gereken kıyaslamayı yapabilirler diye düşünüyorum.
Bana herhangi bir konuda oy kullanma hakkı verilip (tesadüfen de olsa) oylama sonucu ile benim oyum aynı yönde olunca önümüzdeki yılın tüm itiraz haklarımı da bitirmiş olduğumdan nasıl olsa bir yaptırımın olmayacak diye tur programını hiç okumadım bile. Bildiğim ve beni ilgilendiren tek şey, bugüne kadar görme fırsatını bulamadığım Mardin'in de tur programına dahil olmasıydı. Büyük bir saflıkla diğer tüm yöreleri gördüğümü, aslında görülecek çok fazla bişey de olmadığını düşünüyordum. Yanılmışım...

Tur programı çok yoğun, önceden okusaydım, dikkate alınmayacağını bile bile mutlaka itiraz ederdim. Toplam 5 gün ve 4 geceden oluşan turun resmi programı şöyle:

1. gün: Uçakla Diyarbakır. Otobüse biniş, Diyarbakır turu, Hasankeyf, Midyat ve Mardin.
2. gün: Mardin gezisi, Mardin evleri, Postane binası, Ulu Cami, Kasımiye Medresesi, Kırklar Kilisesi, Deyr-ül Zafaran Manastırı, Urfa'ya hareket, yolda Harran, Harran Evleri. Urfa'da konaklama
3. gün: Urfa Halil-ül Rahman Camii, Balıklıgöl vs gezileri. Adıyaman'a hareket. Yolda Atatürk Barajı gezisi, Adıyaman'da minibüslere doluşup Nemrut'a çıkış. Yolda Cendere deresi ve köprüsü, Karakuş Höyüğü, Kahta kaleleri. Günbatımı için Nemrut'a tırmanış, Adıyaman'da konaklama.
4. gün: Gaziantep'e hareket. Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesi, Sedefçiler Çarşısı ve Antakya'ya hareket.
5. gün: Antakya Arkeoloji Müzesi, Habib Neccar Camii, Harbiye, St Pierre Kilisesi. Adana'ya hareket. Adana'dan uçakla İstanbul.

Nasıl? Daha okurken bile yoruyor insanı değil mi? İyi ki yola çıkmadan önce programı okumama izin vermemişler. Programın tamamını görmeme izin verdiklerinde zaten ikinci gün olmuştu ve biz Mardin'den hareket etmiştik.

Neyse efendim, resmi program yukarıdaki gibi olsa da bizim programımız biraz daha dolu geçti. Uzun uzun arzedeceğim ama tek bir mesajın anlatmak istediklerimi ifade etmesi mümkün değil. Bu nedenle, Seyahatnameyi günlere bölerek anlatırsam daha anlaşılır mesajlar verme imkanım var sanıyorum.

1. Gün:

Bunları okuyan olur mu, olursa kimseye faydası varmıdır bilmem ama yine içimden geldiği gibi yazmayı sürdüreceğim. Çünkü bölgenin önemine inandım, tanıtılması gerektiğini düşünüyorum. Hatta tüm izlenimlerimi yazdıktan sonra bölgenin ülke ekonomisi üzerine etkileri hakkında ileri geri üç-beş satır karalamayı bile planlıyorum.

Efenim, çok şükür ki bu komplonun tek kurbanı ben değildim. Uzer ailesi (Turgut 76) ve bir başka komşumuz olan bir aile ile birlikte, çoluk-çocuk cem'an 3 aile ve 10 kişilik bir güruh halinde hicret eyledik. Bu saydıklarım arasında sadece biz, çocukları kayınvalideye el öpmeleri için bırakıp, "Köşedeki bakkaldan bi sigara alıp hemen gelicez, siz bu arada çocuklara mukayyet oluverin" deyip tüymeyi akıl ettiğimiz için tek çocuksuz çift olarak katıldık geziye. Gerçi sonradan büyük kızı (Selcan 8) getirmediğimize çok pişman olduk.

Uzatmayalım, bir gece önce sabah 04:00 sularında hafif (!) alkollü olarak yatmış ve 06:30 itibarı ile uyandırılmış bir ademoğlu olarak RJ tipi tuhaf bir uçakta, iki satırcık uyuyabilmek için dizlerimi nereye sığdıracağımı bilemeden yerleşmeye çalışırken hooop diye Diyarbakır'a indik. Valizlerimizi ve grubumuzdaki çocukların hiçbirini biyerlerde unutmadan alanda bizi bekleyen otobüsümüze doluştuk. Amanın!!! Aşağı yukarı uçaktaki herkes bizim otobüse binmeye başladı!! "Nooluyoruz?, bunlar niye bizim otobüse biniyorlar?" filan derken bizimkiler, bunun bir tur olduğunu, elbette başkalarının da olacağını ve çok konuşmamamı söyleyip beni derdest ettiler ve otobüse bindirdiler. Tam 51 kişi!!! Kabus gibi...

Neyse, otobüse yerleşip hareket eder etmez, en önde kara kuru biri eline bi mikrofon aldı "Ben sizin rehberinizim, önümüzdeki 5 gün süresince birlikte olacağız" deyip başladı anlatmaya... Kendisi Antep'liymiş. Aslında Turizm İnformasyon Memuru imiş ve ayrıca rehberlik hizmetleri veriyormuş. Yörenin insanı olmaktan çok memnun ve gururlu. Yöresini gerçekten seviyor ve beğeniyor. Daha ilk cümlelerden itibaren son derece olumlu bir elektrik ile kendi duyduğu heyecanı bize aktarmayı başardı. Sayesinde ben bile çevreme biraz daha dikkatli bakar oldum.

İlk olarak Diyarbakır surlarını gezdik. Restorasyon çalışmaları son sürat devam ediyor, sur dibindeki gecekonduların tümünü kaldırıp bütün surlar boyunca uzanan mükemmel parklar yapıyorlar. Büyük bir kısmını da bitirmişler, surların heybeti ortaya çıkmış. Sur gezisini tamamlar tamamlamaz ilk kötü haber geldi: Şehir içi çok kalabalık oduğu için Ulucami gezisi yapmaktan vazgeçildi. Yolda Hasankeyf ziyaret edileceği için karanlık çökmeden oraya ulaşmak uğruna Ulucami gezisini feda etmemiz gerekiyormuş. "Eh, naapalım, başa gelen çekilir" derken esas vurucu darbe geldi: Epeyce doğuda olduğumuz için güneş İstanbul'dan yaklaşık 40 dakika önce batıyormuş, Hasankeyf'e yetişmek için öğle yemeğimizi de feda edecekmişiz!! Diyarbakır'a kadar gelip, Kaburgacı Selim Amca'da bir kaburga dolması yemeden gitmek durumunu bile uysallıkla kabul edip kavga çıkartmamam, olsa olsa henüz ayılamamış olduğumun göstergesi olabilir. Yolda durduğumuz bir benzinciden temin ettiğimiz fosilleşmiş bisküvileri kemire kemire gün batmadan Hasankeyf'e ulaştık. Minarelerin hikayesini dinledik, kaleyi gezdik ve feda ettiğimiz her şeye değdiği konusunda tüm otobüs hemfikir oldu. Hatta ben bile bir ara iyice sersemleyip "Kaburga dolmasından iyiki vazgeçmişiz" gibi bir cümle sarfettiğimi hatırlıyorum. Güneşin batışını Hasankeyf kalesinin tepelerinde izledik. Gerçekten de oralardan ovaya bakınca insan kendini tüm bölgenin hakimi hissedebiliyor. Vahşi bir manzara vardı... Bölgenin nazlı gelini Dicle'nin en dar yeri burasıysa en geniş yeri kimbilir nasıldır diye düşünmemek elde değil...

Daha sonraki durağımız Midyat idi. Akşamüstü saatlerinde ulaştığımız için güneş çoktan batmış, karanlık kavuşmuştu. Irak sınır kapısı kapalı olduğu için mazot ticareti durmuş, kamyoncular olmayınca Midyat o saatlerde bir hayalet şehir görüntüsüne bürünmüştü. Yine de gayretkeş yol arkadaşlarımız gümüş telkari satan bir dükkan bulmayı başardılar. Turgut'la benim alışveriş işleri ile tüm ilgimiz hesap ödemekle sınırlı olduğundan, biz seyyar kebapçı bulmayı tercih ettik.. Nefis şiş ve ciğer yapıyordu.

Mardin'e 20:30 gibi ulaştık. Eski şehre girerken rehberimiz gözlerimizi kapamamızı ve kendisi bize söyleyinceye kadar da açmamamızı rica etti.. Uzunca bir süre gözlerimiz kapalı olarak kıvrıla kıvrıla yukarıya doğru çıktık. Nihayet otobüsü durdurup gözlerimizi açmamızı söyleyince gördüğümüz manzara nefes kesici idi... Kalenin hemen eteklerine kadar gelmişiz, tüm burçlar dipten değişik renkli ışıklarla aydınlatılmış ve ulaşılmaz duruyor.. Kalacağımız yerin restore edilip küçücük bir butik otel haline sokulmuş 300 yıllık bir konak olduğunu öğrenince pek mutlu olduk.. Açık bir avlunun iki tarafındaki küçük odalardan oluşuyor Edoba Oteli.. Avluya ulaşabilmek için daracık merdivenlerden inmek gerekiyor. Avlunun girişinin tam karşısındaki tarafında ise duvar yok, sadece bir parmaklık yapmışlar, gerisi uçurum... Gece karanlığında oradan bakınca uçurumun dibinden başlayan uçsuz bucaksız bir deniz görünüyor, denizin üzerinde ise oraya buraya serpiştirilmiş gibi duran minik, zayıf ışık adacıkları var. Çoook uzaklarda sonradan Suriye olduğunu öğrendiğimiz büyük bir ışık kümesi seçilebiliyor. Turgut'la Mardin'in denize nasıl olupta kıyısı olduğunu tartışırken baktığımız karanlığın deniz değil, sınırsız gibi görünen mezopotamya ovası olduğunu keşfettik... Tek kelime ile büyülendik. Mardin sihirli bir şehir.. Bize "Wizard of Oz" filminde kullanılan dekorlardan biriymiş gibi geldi..

Gece soğuk oluyor, çok üşüdük..

2.Gün

Restore edilmiş bile olsa 300 yıllık bir konak odasının küçücük bir klima ile ısıtılamayacağı bittecrübe sabittir!!! Uykumuzda kıpırdayıp, üzerimizin açılması riskini göze alamadığımız için bütün gece boyunca hiç hareket etmeden kalıp gibi uyuduk ve son derece zinde ve dinç ama biraz katılaşmış vaziyette uyandık. Hayatımın en zorlu duşunu o sabah yaptım. O kadar üşüdüm ki traş olmak fikri bile itici geldi. Lahana gibi kat kat giyindik, valizlerimizi topladık ve doğruca kahvaltıya indik. Kahvaltı sonrası Mardin'in daracık sokaklarında gezinirken yol arkadaşlarımızın nasılsa açık buldukları bir Telkari dükkanını yağmalamalarını fırsat bilip, oracıkta bulduğum bir berber dükkanına daldım. Şimdi siz bu cümleyi okuyunca Mardin'de berber dükkanı bulmanın zor olduğu gibi yanlış bir izlenime kapılabilirsiniz. Nedendir bilinmez ama Mardin'deki her üç dükkandan biri mutlaka erkek berberi!! Ben hayatımda berberi bu kadar bol bir başka şehir görmedim.

Mardin'in içinde tarihi postane binasını, Süryani Kırklar Kilisesini ziyaret edip hepsine ayrı ayrı hayran kaldık. Mardin evlerinin tümü bölgede çıkan toprak rengi taşlardan yapılmış. Arazinin eğimi yüzünden evler taraçalar halinde üst üste oturuyor. Her evin önündeki balkon aslında bir öndeki evin çatısı...

Sabahın köründe daracık sokaklarda dolaşırken rehberimiz yöre insanının misafirperverliğinden bahsetti. Hangi evin kapısını çalarsak çalalım, geri çevrilmeyeceğimizi iddia etti. Biz de olayın üzerine gidip, "Hadi bi evin kapısını çalıp girelim de bir Mardin evinin içini, avlusunu görelim" diye tutturduk. Çaresiz kalan rehberimiz büyükçe bir konağın kapısını çaldı, kapıyı açan gençten bir kız, evdekilerin henüz uyuduğunu söyleyip bizi içeri almadı. Biz tam dalga geçmeye başlamışken kapısını çaldığımız bir diğer evde güler yüzlü yaşlıca bir teyze, kapıdan kafasını uzatıp kaç kişi olduğumuza bakıp bizi içeri buyur etti!! Düşünün, tam 52 kişi!!! Hiç utanmadan eve girdik, her yerini gezdik. Tam bayram arifesinde pırıl pırıl temizlenmiş mis gibi sabun kokan evi batırdık!! Yine de teyzemizin yüzündeki mahcup gülümseme silinmedi!! Berberinden teyzesine kadar Mardin insanı da şehir gibi: kendisiyle barışık ve kendisi olmaktan gururlu!!

Mardin'in hemen dışında Kasımiye Medresesinde hayatı başlangıcından sonuna kadar mimariye yansıtmanın ne demek olduğunu gördük. Derin bir felsefenin bir bina ile bu kadar net anlatılabilmesine ağzımız açık kaldı. Otobüsten iner inmez Medresenin önünde karşılaştığımız, bize el işi boncuktan bilezikler satmaya çalışan 5 yaşında bir Kürt kızı hepimizin gönlünü çaldı. Mizgin (müjde demekmiş) ve kardeşleri İstanbul satıcıları gibi yapışkan olmayı henüz öğrenememişler, hala mahçup mahçup sunuyorlar el işi boncukları. Sattıkları ürünler henüz fabrikasyon malı plastik tarak, ayna, tırnak makası vs dönüşmemiş, hala kendi el emekleri ile ürettiklerini satıyorlar. Umarım böyle kalırlar...

Daha sonra Deyr-ül Zafaran Süryani Manastırına gittik. En yakın yerleşim bölgesinden kilometrelerce uzaktaki bu harikayı anlatmayacağım, gidip görmeniz gerekiyor. Burası birkaç bin yıllık bir geçmişi olan çok eski bir yapı olmasına rağmen bir harabe vs değil. Hala çalışan bir manastır, süryanilerin en büyük bölge yöneticisi Metropolit burada görev yapıyor. Gidip görün ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bize manastırı gezdiren papazın anadili süryanice olmasına rağmen bölgede tanıştığım kişiler arasında en az aksana sahip türkçeyi o konuşuyordu. Bana kendi ürettiği süryani şarabından gönderecek..

Tekrar otobüsümüze binip yöreden ayrılırken Mardin'i uzaktan, ovadan bir kez daha seyretme şansımız oldu. Gözden kayboluncaya kadar seyrettik bu masalsı, büyülü şehri.. İçimizde bir vedanın burukluğu, kulaklarımızda hoş bir deyiş: "Mardin'in gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlıktır...."

Uzuuuun bir yolculuk sonunda Harran'a ulaştığımızda güneş batmış, karanlık kavuşmak üzereydi. Yolda her iki yanda uzanan ekili arazilerde suyun yarattığı değişimi adım adım izledik. Urfa tünelleri ile Atatürk Barajından aktarılan su Harran ovasını sulamaya başlamış ama Mardin kalesinin binlerce yıldır bıkmadan seyrettiği uçsuz bucaksız mezopotamya ovasına henüz ulaşamamış. Sulanamayan topraklarda sadece arpa ve buğday yetişirken, suya kavuşan yerlerde köylüler pamuk ve narenciyeye yönelmişler. Daha önce cılız üç-beş başağın yetiştiği kurak topraklar suyla buluşunca yılda üç ürün vermeye başlamış. Henüz devasa ovaların çok küçük bir bölümü sulanabiliyor olsa bile yatırımların ana kısmının tamamlanmış olması (barajlar ve Urfa Tünelleri) kalan toprakların da bir kaç sene gibi çok kısa bir zaman içinde sulu tarıma geçebileceği açıkça görülüyor. En iyi haber ise bölgeden göçenlerin geri dönüşe başlamış olması...

Harran, ovanın ortasında unutulmuş gibi duran, dünyadaki ilk üniversitenin kalıntılarına sahip çok eski bir yerleşim bölgesi. İşin hoş tarafı, Harran'ı unutan sadece bizler değiliz. Sanki zaman baba da unutmuş Harran'ı. Öylece kalakalmış ovanın ortasında bir başına.. Hiç eskimemiş, hiç yaşlanmamış duruyor. Harran evlerini tarife değme edebiyatçıların kaleminin bile erebileceğini sanmıyorum. Bu nedenle ben teşebbüs bile etmiyorum. Gidin görün.

Halil Dayı, büyük tipik bir harran evini dükkana çevirmiş uyanık bir Harranlı. Yöreye özgü giyim eşyaları ve hediyelik ıvır zıvır satıyor. Tüm grubumuz birşeyler satın aldı. En azından hepimiz birer puşi aldık. Puşi bağlamak epey zormuş, her hangi bir şekilde bağlanmıyormuş. Arapların, kürtlerin, zazaların vs vs kendilerine özgü bağlama yöntemleri varmış. Hepsini öğrenmeye çalıştık.

Bizim turumuz boyunca sadece bir tek kez, o da Diyarbakır çıkışında otobüsümüzü durdurup kimlik kontrolu yaptılar. Tabii ki kimseye dokunmadılar ama eğer Harran'dan Urfa'ya giderken tesadüfen bir kontrol olsaydı yanmıştık. Kadın-erkek, çoluk-çocuk tüm otobüsün puşi bağlamış olmasını jandarmalara nasıl açıklardık bilemiyorum...

3. Gün

Urfa'da otelimize indiğimizde dehşetli yorgun olmamıza rağmen Urfa'yı "Sıra Gecesi" olmaksızın terketmeye gönlümüz razı olmadı. Rehberimiz yoldan telefonla bize bir "Sıra Gecesi" ayarladı. Kalacağımız otelde zemin katında genişçe bir oda bulundu, yerlere halılar serildi, yere yakın kısa boylu siniler duvar kenarlanına dizildi. Sinilerin arkasında duvarlarda sıra sıra yastıklarla dekorasyonu tamamladılar. Alelacele otelde bişeyler atıştırıp, Urfa'da özellikle ramazanda bir-iki otel dışında alkol bulunamadığının bilinciyle bir-iki tek attıktan sonra ayakkabılarımızı çıkartıp çoraplarımızla halıların üstüne bağdaş kurup oturduk. Daha o gün aldığımız puşileri bu sefer arap usulüne göre bağlayıp yöredeki arap kökenli çoğunluğa uyum sağlamaya çalıştık.

Sıra gecesinin saz ekibi de bizler gibi ayakkabılarını çıkartıp çoraplarla bir köşede yerini aldı ve ufak ufak bişeyler (!) çalmaya başladı. Bu arada içki servisleri de bitince aralarından düzgün giyimli biri (takım elbiseli, ipek gömlekli ama beyaz çoraplı) ayağa kalkıp mikrofonu da eline elip çok güzel bir sesle türkü çığırmaya başladı. O sırada odanın tam ortalık yerine garsonlar bir örtü serdiler ve aşçı kıyafetli iki kişi kocaman bir tepsinin önünde diz çöküp çiğ köfte yoğurmaya başladılar. Tabii ki yoğurma işlemini sadece biri yapıyor diğeri ise tam karşısına diz çökmüş adamı seyrediyor. Seyirci diye düşündüğümüz garsonun işlevi biraz sonra ortaya çıktı. Adam hem gerekli katkı maddelerini (biber, salça vs) gerektiği zaman harca katıyor hem de gereksiz katkı maddelerine engel olmak için ikide birde çiğköfteyi yoğuran adamın terini siliyor. Yoksa bol terli bir çiğ köfte pek iştah açıcı bişey değil...

Neyse, türkücümüzün adı Kazım Çiriş imiş. Adamcağız meşhur olmaya çalışırken soyadının zorluğu yüzünden çok sorun yaşadığı için tamamen vazgeçmiş ve yaşı da "küçük" diye adlandırılamayacak bir noktaya geldiğinden, sanat yaşantısına "Urfalı Kazım" olarak devam etmeye karar vermiş. Meğer yörede pek tanınan ve sevilen bir sanatçıymış. İki tane de kasedi varmış. Adam gerçekten çok sevimli ve canayakın olduğundan hepimize ayaküstü kasetlerini satıverdi. (Biz sonradan Adıyaman'da bile önünden geçtiğimiz kaset satan dükkanların camında bizim Urfalı Kazım'ın posterlerini gördük)

Bütün iyi niyetimizle söylenen türkülere eşlik etmeye çalışsakta, arapça ve kürtçe bilgimizin kıtlığından, pek çoğunu tercüme bile edemedik. Çoğunun melodisi tanıdık gelse de sözlerini anlamak mümkün olmadı. Sıra Gecesi her nekadar anlamından epey bişeyler yitirip biraz "turistik" olmuşsa da sonuçta "iyi ki katılmışız" dedirtecek türdendi. Hepimiz pek bi eğlendik.

Ertesi sabah kısa bir Balıklıgöl ve Urfa çarşısı gezisini takiben Adıyaman cihetinde yola revan olduk. Hemen hemen tam yarı yolda Atatürk Barajı yer alıyor. Gerçekten gurur verici bir yapıt. Arkasında oluşan göl, Türkiye'nin Van ve Tuz göllerinden sonra üçüncü büyük gölü haline gelmiş. Bu kadar büyük bir su kütlesi sulama olmasa bile iklimi önemli ölçüde etkileyip yumuşatıyor. 10 yıl sonra dikilen fidanların da büyümesi ile bu kıraç çevre, ormanlık bir alana dönüşecek. Ayrıca Urfa Tünellerinin de ne anlama geldiğini orada anladım. Her biri 7,5mt çapında 52 kilometrelik iki dev tünel açılmış yerin yaklaşık 100mt altına ve bu tüneller Atatürk Barajında biriken Fırat suyunu Harran ovasına, daha sonra da Mezopotamya ovasına aktarıyor. Tünellerin kapasitesi başdöndürücü ama sulanacak toprakların büyüklüğü de öyle.. Hatta bize verilen bilgiye göre tüm bölgenin sulu tarıma geçmesi ile tüm Avrupa'nın sebze, meyva vs ihtiyacını karşılayabilecek bir kapasite doğacakmış.

Baraj inşaatı sırasında gereken killi toprağın çıkarıldığı ocakları doğal birer havuz olarak kullanıp balık üretimine başlamışlar. Yumurtalar çatlayıp yavrular birkaç santim boyuna gelince tankerlerle bu yavruları alıp, baraj gölüne döküyorlarmış. Köyleri, tarlaları gölün altında kalan köylülere balıkçılık öğretmişler, bugün gölde yoğun olarak balıkçılık yapılıyor. Bizler kafalarımızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp, karamsarlığı bir kenara bırakırsak, ülkemizin potansiyelini ve yapılan iyi şeyleri de görüp sızlanmaktan vazgeçebiliriz belki.

Adıyaman'a ulaşıp otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra Nemrut'a çıkış için bizi bekleyen minibüslere doluştuk. Kahta'dan geçerken Türkiye'nin ürettiği petrolün %52 gibi büyük bir bölümünün buralardan geliyor olması beni epey şaşırttı. Ben Raman dışındaki petrol alanlarımızın pek zayıf olduğunu sanıyordum.

Yolda Cendere deresi ve 1800 yıllık Cendere Köprüsü'nü görebilmek uğruna Nemrut'a en zor ve tehlikeli yamacından çıkmak zorunda kaldık. Tırmanış sırasında minibüsümüzün "hangi tekerleği uçuruma yuvarlanacak acaba?" diye nefeslerimizi tutmamıza rağmen Cendere Deresi ve Cendere Köprüsünü görmemize değermiş. 1800 yıllık köprü tek bir taşı bile oynamadan sapasağlam dururken birkaçyüz metre ötesine yapılmaya çalışılan köprüyü her sene sular alıp götürüyormuş. Bu seneki köprünün daha sağlam göründüğünü ve en azından birkaç sene yıkılmayacağını umduklarını söyledi köylüler. Bunları dinlerken 1800 yıllık sapasağlam bir köprünün tam ortasında duruyor olmak bana çok trajik geldi...

Nemrut'ta minibüsler ile çıkılabilen en yüksek noktada minik bir çayevi var. Çayevinin önüne manzaralı bir de taraça yapmışlar ama 2200mt yükseklikte yazın bile o taraçanın dondurucu olacağına eminim. Tedarik ettiğimiz her tür giyim eşyası, bere vs ile donanıp zirve yolunun kalan kısmına yayan tırmandık. Puşileri satın almış ve Urfa usulü bağlamayı öğrendiğimize hepimiz pek memnun olduk. Puşiler sayesinde kulaklarımız donup düşmedi. Puşi üstüne bere ile yöreye yeni moda akımları getirdik. Esen sert ve dondurucu rüzgar altında, buzla kaplı daracık bir keçiyolundan yaklaşık 300-350 mt bir yüksekliği 700mtlik bir yol ile katettik. Sigarayı bırakmış olduğuma bin defa daha şükretmeme rağmen yolda en az iki kez tırmanmaktan vazgeçip çayevine dönme kararı verdim. Her iki kararım da kötü bir tesadüf eseri 65 yaşın üstünde birer bayanın zirve dönüşü yanımızdan geçmesi ile eşzamanlı olduğu için mecburen yola devam ettim. Her türlü homurdanma ve dinlenme molalarıma rağmen günbatımından epey önce zirveye ulaştık. "Bir yudum konyak için krallığımın yarısını veririm" diye haykırdığımı hatırlıyorum. Gözlerimizin önüne serilen manzara çekilen her zahmeti unutturacak güzellikte. Heykellerin görkemini anlatmaya klavye yetmez. Benim asıl aklımın almadığı şey ise teknik olarak böyle bir tümülüsün inşasına imkan olmaması. Bana sorarsanız bugünkü teknolojinin tüm imkanları ile bile yapılamayacak birşey. Düşünün yumruk büyüklüğünde taş parçalarından oluşan 75 mt yüksekliğinde ve kenarının eğimi 50 dereceden fazla bir koni yapacaksınız. Hem de bunu 2200 mt yüksekliğindeki bir dağın en tepesi olarak inşa edeceksiniz. Bence hala imkansız!!..

Günbatımını boşuna tasvir etmeye çalışıp kendimi rezil etmeye niyetim yok. Sadece daha önce böyle bir günbatımı görmediğinize eminim.. Adamların güneşe tapmasına hiç şaşmamak lazım...

Dönüşte hala gördüklerimizin etkisi altında olduğumuz için minibüsümüzün frenleri patlarsa ne olacağını düşünemedik ve hiç heyecanlanmadık..

4.Gün

Adıyaman'da Nemrut dışında görülebilecek herhangi bir yer olmadığına üzüldük. Yine de sabahın köründe kalktık. Sanırım daha önce de bahsetmiştim. Türkiye'nin epeyce bir doğusunda olduğumuz için güneşin doğuş ve batış saatleri İstanbul'a göre yaklaşık 40 dakika kadar önde. Bu nedenle rehberimizin ricası ve katılımcıların onayı ile tüm tur boyunca günlerimizi biraz sabaha doğru kaydırdık. Her sabah 06:00 kalk borusu, yıkanma, giyinme, valiz toplama ve kahvaltı için 1 saat, 07:00 tura başlangıç... Doğrusu ben askerde bile bundan daha rahattım...

Antep yoluna çıkarken otobüste yapılan bir oylama ile tam bir konsensus oluştu. Normal olarak Belkıs/Zeugma tur programına dahil değil. Ayrıca pek yolumuzun üstünde de değil. Aslında 120km civarında bir mesafe olan Adıyaman-Antep yolunu 250km'ye çıkartmayı göze alırsak Zeugma'yı görebilecektik. Rehberimizin Zeugma'da görebileceğimiz hiçbirşey olmadığını, bulunan tüm mozaiklerin (yağmadan kurtulanlar) Antep Müzesine götürüldüğünü söylemesine rağmen yine de oralara kadar gelip hiç değilse araziyi görüp, barajın şehri nasıl yuttuğunu müşahade etmeden gitmeyi pek kendimize yediremedik. Hemen hemen herkes hemfikir olunca, rehberimize başka bir seçenek kalmadı ve Zeugma'ya müteveccihen yola koyulduk. Yol boyunca otobüsteki herkesin gözden kayboluncaya kadar dönüp dönüp Nemrut'a baktıklarına şahit oldum...

Zeugma epey dik bir yamaç üzerine kurulmuş, zamanının en büyük şehirlerinden biri. Büyük bir kısmı bugün barajın suları altında kalmış. Gerçekten de ortalıkta görülebilecek pek birşey yoktu. Herhangi bir bina kalıntısı bile göremedik. Kazılar hala devam ediyor, yağmadan kurtarılan 85 parça mozaik çıkartılarak Antep Müzesine götürülmüş, bir kısmı da sergilenmeye başlamış. Rehberimizin anlattığına göre 13 renkli mükemmel bir mozaik varmış. Her grubu getirdiklerinde onu da özellikle gösterirlermiş. Bir gün geldiklerinde o mozaiği yerinde bulamamışlar, halbuki bir gün önce yerindeymiş. Bir gece içinde birileri gelip söküp götürmüşler. Kazı yerinde üstü toprakla örtülü iki düzlüğü bize gösterip "buralarda da mozaik var, bozulmasın diye üstünü toprakla kapatıyorlar" dedi. Binlerce yıldır açıkhavada duran mozaiklerin yağma dışında ne gibi bir olayla bozulabileceğini pek anlamadım ama üzüntüyle gördüğüm şey, hala bir tek bekçinin bile kazı yerinde olmayışı idi. Yani bizler o mozaikleri sökmeye kalksak kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Bu kadar ilgisizlik ile 85 parça mozaik nasıl kurtarıldı hayret valla... İşin vahim tarafı, bölgenin sular altında kalacağı baraj yapımına karar verilen 6-7 sene önceden beri biliniyordu. Taa ki son anda bir takım sivil toplum örgütleri "Aman, Zeugma batıyor, Zeugma'yı kurtaralım" diye yaygara kopartınca milletin aklı başına gelir gibi oldu. Çıkartılan 85 parça mozaiğin hemen hemen tümü de şehrin bugün sular altında kalmış olan kısımlarından çıkartılmış. Demek ki STO'ların koparttıkları yaygara pek te boşa gitmiyor.

Antep'e saat 13:30 gibi ulaştık ve tur boyunca ilk kez normal zamanına yakın bir öğle yemeği yedik. Sedefçiler çarşısını gezdik ama günlerden pazaar olduğu için açık dükkan yoktu. Rehberimiz Anteplidir ve gururla Anteplilerin haftanın 6 günü eşşekler gibi çalışıp bir gün de vur patlasın- çal oynasın dinlendiğini söyledi. Yine de sağolsun telefon vs marifeti ile tanıdık sedefçi/bakırcı dükkanlarından birini bizim için açtırmayı başardı maalesef. Birçok arkadaşımız gibi ben de epey derin bir yara aldım o dükkanda... Kadınları hiçbir zaman anlayamayacağım herhalde...

Ağır yaralı ama hala dimdik ve ayakta, dükkanı terkedip önce Arkeoloji Müzesini gezdik. Zeugma mozaiklerinin çok az bir kısmını sergileyebilmelerine rağmen görebildiklerimiz bize yetti. Zeugma için yapılan harcamalar ne olursa olsun değmiş. Bu mozaikler sayesinde Gaziantep müzesi bir anda mozaik zenginliği açısından dünyanın üçüncü büyük müzesi haline gelivermiş!! Hele Zeugma deyince hemen akla ilk geliveren o hoş bakışlı mozaik parçası resimlerinde gördüğümden çok başka ve etkileyici idi. İster istemez bu çingene kızı nereye bakıyor acaba diye gözlerin baktığı yöne dönüyorsunuz. Resme neresinden bakarsanız bakın, kız sizin sol omzunuzun üstünden biyerlere bakıyor. Yine de kazı yerinden bütün olarak çıkartılan bir parçanın "müzenin kapısından geçmemesi" gibi bir gerekçe ile ikiye bölünmüş olması epey canımı sıktı... Bu arada müze binasını merak edenler için not: bina dökülüyor...

Sonraki durağımız Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesi. Etnoğrafya Müzesinin ne olduğunu meğer ben bilmezmişim. Nedense Etnoğrafya kelimesi bende hep dinozorları çağrıştırır bir durumdaydı. Tabii ki müzeye gidince gerçek kafama daaank dedi. Elbette ki etnoğrafyanın insan yaşantısı ile ilgili olduğunu biliyormuşum ama... Neyse..

Efendim, Hasan Bey Antepliymiş. Gerçek Antep konaklarından birini almış restore ettirmiş ve eski yaşantıyı aynen sergiler duruma getirmiş. Konağa ne kadar imrendiğimizi anlatamam. (Şimdi farkettim ki ben de hiç bir şeycikleri anlatamıyorum galiba) Özellikle konağın altında yer alan olağanüstü boyutlardaki mahzen bir şarapçı olarak çok ilgimi çekti. Bugün duvarla kapatılan kısımlarından başka evlere ve sokağa geçiş olduğu da söyleniyor. Hatta mahzenin bir kısmında hayvanların barınabileceği bir ahır bile var. Müze ziyareti sonuna doğru rehberimizin "isteyen otobüse dönebilir" demesiyle birlikte benimle otobüse yürüyen gruba Antep Şehrinin ara sokaklarında küçük ve anlamlı bir tur yaptırdım ama nankör arkadaşlarımız, yolu kaybettiğimi söyleyip ileri geri söylendiler.. Şu dünyada kimseye yaranmak mümkün değil valla...

Tam Antepten çıkarken bir yerde durduk ve rehberimizin bir başka sürprizi ile karşılaştık. Bize farkettirmeden en iyi kalite Antepfıstığından 50 tane 1er kiloluk paket yaptırmış. Fazla söze gerek yok, hepimiz kapıştık tabii ki.. Tam tek sorunumuzun bayramın ilk günü olması hasebiyle iyi baklavacıların hepsinin kapalı olması olduğunu düşünüyorduk ki, rehberimiz bize Antep'i temsil etme kalitesine sahip olduğunu söylediği açık bir baklavacı bile buldu. Hemen oracıkta adamın ne kadar baklavası varsa talan ettik, yedik bitirdik. Sadece birkaç kişi paket yaptıracak baklava alabildi. Baktık ki ufak çapta bir baklava gerginliği yaşanacak, tur sayesinde tanıştığım bir arkadaşım ile kaş göz işareti ile anlatık. Ben kocaman bir kutu baklavayı, o da bir tepsi bülbül yuvasını alıp otobüste dağıttık.

Turgut Uzer'in Yorumu:

Sinan'ın bize attırdığını beyan ettiği Gaziantep turuna açıklık getireyim: Etnografya müzesi dönüşünde dar sokaklardan otobüse yolumuzu bulmaya çalışırkene geldiğimiz bir yol ayırımında Sinan "şurdan" dedi, ben yanıldığına neredeyse emin olarak "emin misin?" dedim, "He he, tabii ki eminim, hatta karşıdan bir motorsiklet gelmişti, bak izleri de şurda" dedi. Aleni ve fütürsüzcene üfürdüğünün gayet bilincinde olmama rağmen çok uyumlu bir çocuk olduğumdan(hahahahahay) "peki oradan gidelim" dedim. Sinan'ın dediği yöne saptık, herkes de peşimizden geldi. Birkaç sapak sonra "lan oğlum yanlış yere geldik" dedi aşina olduğum bir tarzda. Ben de dedim ki "Sen bizi yanlış yola soktun, ama bak şuradan sağdan gidersek zannederim otobüsün oraya çıkarız". "Emin misin?" dedi utanmadan. "Hayır" dedim ve doğru olduğunu düşündüğüm yoldan ilerledim. Sinan süklüm püklüm peşimden geldi, grubun gerisi de onun peşinden. Neyse ki tahminim doğru çıktı, biz yolu biraz uzatmış olarak otobüse vardık, otobüse binince bencileyin Mescalero Apaçilerinin büyük şefi Winnetou'dan öğrendiğim vakur bir tavırla hiç bir şey demedim, öyle ya, bu hamşo'nun dönüp bana "ben yolu kaybettim, sen buldun, sağolasın, öpeyim...." demesi gerekiyordu, ben ise havalı bir şekilde "önemli değil, ben yönleri biraz bilirim" diyecek, belki de zaaarif eşim nezdinde birkaç puancık kazanacaktım. Öyle olmadı. Sinan otobüse bindi ve bütün otobüse "nasıl, sizi biraz gezdireyim dedim, Gaziantep'in içini görmüş oldunuz, " dedi, herkes herife teşekkür etti, benim plan yattı, puan muan (yine)başka bahara kaldı.

Antep'deki tatlı rezaletini fazla anlatmayayım. Adamcağızın tatlıcı dükkanına öyle bir hücum eylediler ki on dakika içinde dükkanda satacak birşey kalmamıştı. Dükkan sahibine bir ara: "şu masa ve sandalyeleri de yöremizin meşhur tatlısıdır diye öne sürerseniz derhal satın alırlar" dedim, adam muhatab olduğu insanları iyi tanımadığı için bana inanmadı. Ben tatlı satın almadığım gibi otobüste ikram edilen çeşitli tatlıları da "almayayım, figürüm ş'oluyor" diyerek red ettim.

Artık karanlık basmıştı ve yolculuğumuzun Antakya'ya kadar olan geri kalan bölümünü tatlı yemekten yapış yapış ama mutlu, hatta yol boyunca çıtır çıtır Antepfıstığı yiyerek tamamladık... Kiloları hiç sormayın...

Son Gün:

Antakya'da yine sabahın köründe kalkıp kendimizi sokağa vurunca kafamıza dank etti ki, bu saatte Müzenin açılması olanaksız. Turun programında küçük değişiklikler yaparak öğle saatlerinde gidilmesi gereken Harbiye, St Pierre Kilisesi gibi yerleri öne aldık ve Müzenin açıldığı saate kadar tüm programı bitirmiş olduk. Çok ta iyi oldu, anlatacağım...

Efendim, Antakya içinde bir cami, dağbaşında da bir kilise gezdik. Aslında pek kilise gibi değil burası.. Hz. İsa'nın havarilerinden St. Pierre Antakya'ya gelerek bir mağarayı kilise haline getirmiş ve burada gizli gizli vaaz vererek cemaat toplamış. Dünyadaki ilk kiliselerden birisi (belki de ilki) imiş. Aynı zamanda diğer dinlere mensup insanların saldırılarından korunabilmek için gerek konum itibarı ile gerekse de tahkimat olarak bir kale kadar da korunaklı. Milyarlarca insanı etkileyen dinlerin buralarda doğup yeşermiş olması inanılmaz geliyor bana. Mağaranın içindeki heykeller sanki canlıymış ta sonradan taşlaşmışlar izlenimi veriyor.

Harbiye, kentin mesire yeri. Heryeri yemyeşil, ulu ağaçlarla dolu dik bir yamaç Harbiye. Üstüne üstlük yamacın her yerinden sular akıyor. Yüzlerce küçük şelalecik var etrafta. Tam "Bizim ne işimiz var buralarda?" diye düşünürken açıklama yetişti. Efendim, bidayette, oralarda Defne (Daphne) isimli bir hatun yaşarmış. Bu hatun o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki bu kadar olur yani.. Defne büyüyüp te alımlı bir genç kız olunca devrin en çapkın tanrısı Apollon kıza göz koymuş. O zamanlar tanrılarla düşüp kalkan genç kızlara halk pek iyi gözle bakmaz, hakkında türlü dedikodu çıkartırmış. Günlerden bir gün, bizim Apo, kızı tenhalık bir yerde kıstırınca alenen niyeti bozup kıza doğru hamle etmiş. Defne Hanım ise Apo'nun gözünün döndüğünü görünce tabana kuvvet kaçmaya başlamış. Defne önde, Apollon arkada epey bir koşmuşlar, Harbiye denilen mevkiye gelince Defn'anım bakmış ki Apo gayet iyi koşuyor ve kendisini yakalayacak, derhal bir üst makam olarak kabul edilen Hera'ya (ki kendisi zamanının Duygu Asena'sı gibi bir şeydir) Apollon'un elinden (ve belinden) kurtarması için yakarmaya başlamış. Sanırım o ara Hera Teyze hem biraz meşgulmüş hem de yakarışın içeriğini pek iyi anlayamamış galiba. Kızcağızı bir anda dallı yapraklı bir ağaç haline döndürmüş. (Ben bunun ne biçim bir kurtuluş olduğunu pek anlayamadım ama kadınların işine burnumu sokmak istemediğimden fazla kurcalamadım.) Önünde nazlı nazlı koşan alımlı kızın bir anda ağaca dönüşmesi üzerine Apo'nun hevesi fena halde kursağında kalmış ve başlamış iki gözü iki çeşme feryat figan ağlamaya.. (bence o hızla koşarken duramayıp ağaca çarpmıştır ve canı çok yandığından ağlamıştır.) İşte efendim, oradaki ağaçlar vaktiyle çok güzel olan bir kız olan Defne'nin ta kendisiymiş. Şelalecikler ise hala ağlayan Apollon kardeşimizin gözyaşları imiş. Ben eve dönüşte bunu 8 yaşındaki kızıma anlattım, yüzüme tuhaf tuhaf bakmakla yetinip herhangi bir yorum yapmadan yürüdü, gitti. Pek inandırıcı gelmedi galiba.. Ben bizim rehberin yalancısıyım valla...

Kalan zamanı hanımların oracıkta bulduğu ipek satan bir dükkanı talan etmeleri ile tamam edip saat 09:00 itibarı ile müzenin kapısına dikildik. Burada küçük bir itirafta bulunmam lazım; grup saat 9 da müzenin kapısında dikildi ama biz (ben, Turgut ve büyük mahdumu) biraz geç intikal edebildik olay mahalline. Efendim, hepimiz otobüsten inip uslu uslu Müzeye doğru yürürken bendeniz usuldan rehberimizin yanına yanaştım ve o civarda eskiden pek meşhur bir künefeci olduğunu, köşebaşında minik bir dükkanı bulunduğunu söyleyip hala çalışıp çalışmadığını sordum. O da cevaben "Tabii çalışıyor, Kral Künefe. Şu köşeyi dönünce görebilirsiniz" dedi. Grubun büyüklüğünü, ve gezilecek müzenin genişliğini hesaplayıp müzeye 100 mt mesafedeki dükkanın ziyaret edilmesinin makul olduğunu düşündüm. Kendime bir suç ortağı edinmek amacıyla Turgut'a kaş göz edip "Millet müzeye girinceye kadar biz künefemizi yer onlara da yetişiriz" gibi okkalı bir palavra sıktım. O da bunun külliyen palavra olduğunu bildiği halde kabul etti. Kerem'i de çaktırmadan çağırıp hain emellerimizi gerçekleştirmek amacıyla çaktırmadan gruptan ayrıldık. Kral Künefe'nin tarifi sokağın öbür başında olduğu için oraya kadar gitmeyi (30mt) göze alamayıp oracıkta bulduğumuz "Öz Kral" künefeciye daldık. Birer dilim künefe ile nefsimizi körelttikten sonra fare yutmuş kediler gibi mutlu mutlu yalanarak müzedeki grubun gerisine katıldık.

Müzedeki mozaiklerin eşi menendi yok gerçekten. Hayvanların ismini hatırlayamadığım tanrısının etrafında her türlü kara hayvanı ile tasvir edildiği dev mozaik te pek güzel ama ben asıl deniz canlılarının tanrısı Oceanis'in aynı boyutlardaki tasvirine hayran kaldım. Boyutlarını tam hatırlamıyorum ama yüksekliği ve genişliği en az 7-8 mt vardı. Etrafındaki deniz canlıları nın mozaik olduğuna hala inanamıyorum. Karidesler yürüyüp resimden çıkacaklarmış gibi tazeydiler. Kullanılan renklerin bugüne dek canlılıklarından hiçbirşey yitirmemiş olması akıl alır gibi değil...

Müzede Turgut'un çenesini tutamayıp yaptıklarımızı itiraf etmesi yüzünden müze çıkışında bütün grup künefe derdine düştü. Topluca Kral Künefe'ye gittik. "Ben yedim, teşekkür ederim, almiim" desem de ayıp olmasın diye birkaç (!) künefe daha yemek zorunda kaldım. Künefe yediniz mi bilemem ama daha önce nerede ve nasıl künefe yemiş olursanız olun eğer Antakya'da (özellikle de Kral Künefe'de) künefe yemediyseniz bugüne kadar hiç "künefe" yememişsinizdir. Çünkü eğer bizim orada yediğimiz şey künefe ise, benim bugüne kadar çeşitli mekanlarda künefe adı altında yediğim şeylerin başka bir ismi olmalı... Eğer künefe seviyorsanız sadece künefe yemek için bile Antakya'ya gitmeye değer...

İskenderun tam 40 adet ilimizden daha büyük bir ilçe. Gelişmişlik ve modernlik açısından ise ilk 10-15 ilimizin arasına girer bana göre. Kordon boyu İzmir'in kordon boyundan bile güzel. Ayrıca deniz pis kokmak şöyle dursun, 10-15 mt derinlikteki taşların sayılabileceği bir berraklıkta.. Eşimle kısa bir kordon turu yaptıktan sonra grubun geri kalanını ekip bir küçük lokantacıkta denize karşı İskenderun karideslerinin tadına baktık.

Rehberimizin ısrarı ile yolumuzun üzerindeki Payas'a uğrayıp Sokullu Mehmet Paşa Külliyesini tavaf etmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Küçük, bir kervansaray göreceğimizi beklerken, içinde çarşısı, camisi, kalesi olan zamanının 5 yıldızlı dev oteli ile karşılaştık. Modern Payas'ın henüz bir kanalizasyon şebekesine sahip olamamasına rağmen yüzlerce yıl önce bu Külliyeye yapılan altyapı hala çalışır vaziyette imiş. Hamamın zaman içinde defalarca restorasyon geçirdiği belli idi ama yine de ilk dizaynını bozamamışlar. Neredeyse çalışır vaziyette idi. Uçsuz bucaksız avluda gezinirken içeri bir deve kervanı girse şaşırmayacak duruma gelmiştik.

İstanbul'a dönüş uçağı 19:00 da Adana'dan kalkacaktı. Biz o güne dek gördüklerimizin, yaşadıklarımızın etkisi ile sarhoş gibi olsak ta sorumluluk sahibi ebeveynler olarak son anda çocuklarımız Ankara'da bıraktığımızı hatırladık ve biletimizi değiştirdik. Ancak o akşam Ankara uçağı dolu olduğu için bir gece de Adana'da kalıp iyi bir kebap yemenin cazibesine kapıldık. Yol arkadaşlarımızın pek vakti kalmadığından yol üstünde açık buldukları "fast food" bir kebapçıda mola verdiler. Toplam 20 dk içinde 50 kişinin yiyeceği kebabın "Adana ruhu"nu pek yansıtmayacağını düşünerek biz veda edip ayrıldık. Seyhan kenarına bütün haşmeti ile kurulmuş dev otelimize yerleşip doğruca "Yüzevlere" gittik. Tur arkadaşlarımız uçakta kendilerine verilen krakerleri kemirdiği sırada biz mükellef bir sofrada büyük bir keyifle gerçek Adana kebabı yiyorduk. Hepsine selam olsun...

Turgut Uzer'in yorumu:

Gezi programı gereği bizler akşam yedi gibi Ağana'dan Istanbul'a uçacakkene, aynı akşam Ankara'ya uçmak üzere bilet bulmak için poposunu yırttığını, ancak ertesi zabah için bilet bulduğundan mecburen Ağana'da bir gece fazladan kalmaları gerektiğini unutan Sinan, Ağanaya yaklaştığımızda Ağana'daki bir fazladan gecenin bir tercih neticesi olduğuna önce kendisini inandırdı, daha sonra da otobüste gözüne kestirdiği herkesi inandırmaya gayret sarfetti.

Muhatab kişilere Ağana Kebab'ın "fast food" gibi tüketilemeyeceğini, keyfini çıkartılması için Yüzevler'e gidilip doğru düzgün, adabıyla idrak edilmesi gerektiğini uzuuun uzuuun ve tüm teferruatıyla tasvir etti. Tecrübeli bir evli olduğundan ve bizim normal bir evli çift olduğumuzu bildiğinden bana bulaşarak enerjisini hiç boşa harcamadı. Direkman zaaarif eşimi ikna etme çabasına girdi. Takdire şayan olduğunu kabul etmem gereken güzel ve (bana kalsaydı) çok ikna edici argümanlar kullanarak neden Ağana'da bir gece daha kalmamızın aklın tek yolu olduğunu zaaarif eşime biiir biiir anlattı. Bu tip durumlarda duyarlılık ve esneklik emsali zaaarif eşim, Sinan tarafından sunulan istidaya "Hayır" diyerek duruma açıklık getirdi. Sinan'ın israrlarına ise "Hayır" demeye devam etmek suretiyle "iletişimde koşulsuz ı-ıh" prensibine güzel bir örnek sergilemiş oldu.

Ağana'ya girdik, hakkaten de kebabçıdan daha ziyade "fast-food"cuya benzeyen bir mekanın önünde durduk, biz kebapçıya girerken Sinan "kebab yeme ritüelinin katlini izlemeye benim yüreğim dayanmaz" deyu zaaarif eşini koluna taktı (lafın gelişi olarak "koluna taktı" diyorum, bizim ailelerde bunun olsa olsa tersi mümkündür), ertesi gün Istanbul'da buluşmak üzere sözleştik, öpüştük koklaştık, ve ayrıldılar.

Bizim iri kıyım otobos "fast food kebabçı"nın önüne yanaştığında içerde birkaç kişi anca vardı. Köz iyice düşmüş, küllenmiş, ocağın üstü boş, ocağın başındaki adam ise gözlerini uzak karanlığa dikmiş, herhalde Apollomsu şeyler düşlüyordu. Neredeyse dükkanının içine kadar giren içi gözü dönmüş insanlarla dolu otobosu görür görmez adam aniden boşalmış zemberek gibi fırladı, mutfağa doğru birşeyler bağırdı, elinde aniden beliriveren odun kömürlerinden büyük bir miktarı ocağın üzerine attı, başladı ateşi yellemeye. Eli görülemeyecek hızda yelleme neticesi mütevazi bir Chessna motoru kadar hava akımı yaratmış olduğu adamın gözünü doyurmamış olmalı ki bir yandan da derin derin nefes alıp közün dibine üflemeye başladı. Bütün bunları yaparken de kendisine yaklaşmakta olan bizlere ıztırap dolu gülücükler atıyordu adamcağız.

Tur rehberi adama "bu grubu yirmi dakika içinde doyurup çıkarabilir misin?" dedi, adam da kendisine sorulan sorunun kantitatif özelliğinden bağımsız olarak "evet" diyerek "iletişimde koşulsuz hayhay" prensibini örneklendirmiş oldu.

Bencileyin kebab yemeye zaten niyetli değildim, esas olarak kebab ritüeli konusunda Sinan'ın görüşü ile hemfikirim. Bu manzarayı görünce kararımın doğruluğu daha da pekişmiş oldu, aynı dükkanda satılmakta olan böreği gözüm tuttu, yarım kilo kadar börek tarttırdım, zaaarif eşim ve iki mahdumla birlikte böğrek (böğrek= güzel börek) yedik, bir yandan da kebab katliyamını izledik.

Efendim yeme içme konularına aşina biri için neler olacağını kestirmek zor değildi. Ağana kebabı mebzul miktarda kuyruk yağı içerir. Kuyruk yağı ise harlı ateşte alev alır. Kih kih.

Kebab yiyecek ailelerden birer temsilci, nedense (!!) hep erkekler, ocağın başına dikildiler, hanımlar çocuklar da masalara oturdu "baba"nın yemek getirmesini beklemeye başladılar. "Fast food kebapçı", ocağın üzerine alabildiğince şişleri koydu, közün üzeri adeta "kaplandı". Bu sefer köz yeteri kadar hava alamayacak telaşına düşen "ocakçı", deminkinden daha da hızlı bir şekilde közü yellemeye başladı. Neye uğradığını şaşıran gariban kebablar başladı terlemeye, bir duman bulutu kapladı ki ocağın üzerini, göz gözü görmez oldu. Şöyle bir manzara düşünün: on çift kadar bacak biraraya toplanmış, tepelerinde de kesif ve beyaz bir duman bulutu.

Bir süre sonra kaçınılmaz olan, oldu. Beyaz bulutun ortasından Barbaros Hayreddin'in toplarının ateşi misali bir alev fışkırdı ki, hem bulutu yuttu, hemi de ocağın başındaki herkesi, "ocakçı" dahil, üç metre öteye kaçırttı. İnsanlara yanmış kebabı her halikarda satarak rızkını çıkarmaya kararlı "ocakçı", üç beş saniyede kendisine gelip tekrar ocağa hamle etti, eline bir avuç tuz aldı, ateşe atacak ama ateşin üzeri şişlerle kaplı. Bir zeka kıvılcımı ile birkaç şişi eline alıp kaldırdı ve tuzu açılan boşluktan ateşin üzerine boca etti. Alevin kaybolması ile ocağın üzerini beyaz bulutun tekrar kaplaması bir oldu. Ocağa doğru kaçınılmaz bir şekilde marjinal hamlelerle yaklaşan on kişilik müşteriler grubunun belden yukarısı, tekrar beyaz duman içinde kayboldu.

Alev alma, kaçışma, ve tekrar üşüşme sahnesi birkeç kez tekrar ettikten sonra ocakçı, kebabların yeteri kadar yandığına hükmetmiş olacak ki ocak üzerinden alıp metal tabaklara "çekti". Tabakları kapan müşteriler ise üstleri başları, kaşları ve saçlarından dumanlar tüterek tabakları ailelerine muzaffer bir eda ile yetiştirdiler.

Yirmi dakika olmasa da yarım saat gibi bir sürede rezalet bitti, otobosa binip havaalanına yola çıktık.

Kimseye "kebab nasıldı?" diye sormadım.

Tamam tamam, artık hakkaten sustum.

Sevgiler
Turgut Uzer '76

Hadi, biz para verdik, tura katıldık bi kere, amorti edelim diye habire anlatmaya devam ediyoruz, turdan da vazgeçemedik. Hani serde de yiğitlik var ya.. Peki size ne oluyor? Hala sıkılmadınız mı elalemin gördüklerini okumaktan? Şaka bir yana, buraya kadar okuyan tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Sabırlarına hayranım... Teşekkürler..

Bitti....

Sevgiler,
Sinan TEREK

Bu gezi ile ilgili diğer fotoğraflar için tıklayınız.