|
Nisa taifesi "bayramda illa da biyerlere gidelim" deyu tutturunca biz erkek kısmına düşen, olayı olgunlukla kabullenip "nereye gidelim" seçeneğinde beeelki küçücük bir ihtimal olarak oluşabilecek bir söz hakkı kullanımını beklemektir. Bizde de aynen böyle oldu. Hatunlar "Bu bayram İstanbul'da kalınmaya!!" deyu ferman çıkartınca hiç kendimizi ezdirmedik. "Peki, nereye dilerseniz geliriz ammaaa, bayram kalabalığına girmeyelim, bayram trafiğine kalmayacak her programa uyarız" gibi onurlu bir karşı duruş sergiledik. Sonuçta nasıl olduysa bizim de fikrimizi sordular, daha doğrusu hazırladıkları üç seçenek içinden bir seçim yapmamızı istediler. Ben kendi hesabıma vereceğim oyun herhangi bir kıymet-i harbiyesi olmayacağını bile bile sırf demokrasi adına oy kullanıp "GAP Turu" için oy verdim. Tesadüfen nisa taifesi de GAP Turu'nu tercih edince sanki benim tercihim de dikkate alınmış gibi bir durum çıktı ortaya, pek sevindim. Bir takım münafık ve müzmin muhalif arkadaşlarımızın bize düpedüz "deli" gözüyle bakması, alenen dalga geçmesi bile bizi yıldıramadı... Yazının bundan sonrası GAP Turu izlenimlerimi anlatır belgesel niteliğinde bir dökümandır. İlgilenmeyenler hemen başka bir yazıya geçebilirler. Executive Summary:GAP bölgesini bugüne kadar görmemiş olanlar veya benim gibi iş icabı bölgenin hemen hemen heryerine gittiği halde gerçek anlamda bölgeyi görmemiş olanların mutlaka gitmesi, veya yıllarca önce gidip, bölgenin hala aynı kaldığını düşünenlerin mutlaka tekrarlaması gereken bir tur. Bölgenin barındırdığı inanılmaz tarih hazinesi yanında, sahip olduğu ekonomik potansiyelin büyüklüğü karşısında şaşırmamak elde değil. Demirel'in "GAP'ı gaptımam" hırsının nedenini hemen anlıyorsunuz.. Hikaye:Efenim, bendeniz ilk kez bir tur organizasyonuna katıldığım için
diğer turlarla mukayese imkanım pek olmayacak ama izlenimlerimi doğru
dürüst aktarmayı başarabilirsem okuyanlar gereken kıyaslamayı
yapabilirler diye düşünüyorum. Tur programı çok yoğun, önceden okusaydım, dikkate alınmayacağını bile bile mutlaka itiraz ederdim. Toplam 5 gün ve 4 geceden oluşan turun resmi programı şöyle:
Nasıl? Daha okurken bile yoruyor insanı değil mi? İyi ki yola çıkmadan önce programı okumama izin vermemişler. Programın tamamını görmeme izin verdiklerinde zaten ikinci gün olmuştu ve biz Mardin'den hareket etmiştik. Neyse efendim, resmi program yukarıdaki gibi olsa da bizim programımız biraz daha dolu geçti. Uzun uzun arzedeceğim ama tek bir mesajın anlatmak istediklerimi ifade etmesi mümkün değil. Bu nedenle, Seyahatnameyi günlere bölerek anlatırsam daha anlaşılır mesajlar verme imkanım var sanıyorum. 1. Gün:Bunları okuyan olur mu, olursa kimseye faydası varmıdır bilmem ama yine içimden geldiği gibi yazmayı sürdüreceğim. Çünkü bölgenin önemine inandım, tanıtılması gerektiğini düşünüyorum. Hatta tüm izlenimlerimi yazdıktan sonra bölgenin ülke ekonomisi üzerine etkileri hakkında ileri geri üç-beş satır karalamayı bile planlıyorum. Efenim, çok şükür ki bu komplonun tek kurbanı ben değildim. Uzer ailesi (Turgut 76) ve bir başka komşumuz olan bir aile ile birlikte, çoluk-çocuk cem'an 3 aile ve 10 kişilik bir güruh halinde hicret eyledik. Bu saydıklarım arasında sadece biz, çocukları kayınvalideye el öpmeleri için bırakıp, "Köşedeki bakkaldan bi sigara alıp hemen gelicez, siz bu arada çocuklara mukayyet oluverin" deyip tüymeyi akıl ettiğimiz için tek çocuksuz çift olarak katıldık geziye. Gerçi sonradan büyük kızı (Selcan 8) getirmediğimize çok pişman olduk. Uzatmayalım, bir gece önce sabah 04:00 sularında hafif (!) alkollü olarak yatmış ve 06:30 itibarı ile uyandırılmış bir ademoğlu olarak RJ tipi tuhaf bir uçakta, iki satırcık uyuyabilmek için dizlerimi nereye sığdıracağımı bilemeden yerleşmeye çalışırken hooop diye Diyarbakır'a indik. Valizlerimizi ve grubumuzdaki çocukların hiçbirini biyerlerde unutmadan alanda bizi bekleyen otobüsümüze doluştuk. Amanın!!! Aşağı yukarı uçaktaki herkes bizim otobüse binmeye başladı!! "Nooluyoruz?, bunlar niye bizim otobüse biniyorlar?" filan derken bizimkiler, bunun bir tur olduğunu, elbette başkalarının da olacağını ve çok konuşmamamı söyleyip beni derdest ettiler ve otobüse bindirdiler. Tam 51 kişi!!! Kabus gibi... Neyse, otobüse yerleşip hareket eder etmez, en önde kara kuru biri eline bi mikrofon aldı "Ben sizin rehberinizim, önümüzdeki 5 gün süresince birlikte olacağız" deyip başladı anlatmaya... Kendisi Antep'liymiş. Aslında Turizm İnformasyon Memuru imiş ve ayrıca rehberlik hizmetleri veriyormuş. Yörenin insanı olmaktan çok memnun ve gururlu. Yöresini gerçekten seviyor ve beğeniyor. Daha ilk cümlelerden itibaren son derece olumlu bir elektrik ile kendi duyduğu heyecanı bize aktarmayı başardı. Sayesinde ben bile çevreme biraz daha dikkatli bakar oldum. İlk olarak Diyarbakır surlarını gezdik. Restorasyon çalışmaları
son sürat devam ediyor, sur dibindeki gecekonduların tümünü kaldırıp
bütün surlar boyunca uzanan mükemmel parklar yapıyorlar. Büyük bir
kısmını da bitirmişler, surların heybeti ortaya çıkmış. Sur
gezisini tamamlar tamamlamaz ilk kötü haber geldi: Şehir içi çok
kalabalık oduğu için Ulucami gezisi yapmaktan vazgeçildi. Yolda
Hasankeyf ziyaret edileceği için karanlık çökmeden oraya ulaşmak uğruna
Ulucami gezisini feda etmemiz gerekiyormuş. "Eh, naapalım, başa
gelen çekilir" derken esas vurucu darbe geldi: Epeyce doğuda olduğumuz
için güneş İstanbul'dan yaklaşık 40 dakika önce batıyormuş,
Hasankeyf'e yetişmek için öğle yemeğimizi de feda edecekmişiz!!
Diyarbakır'a kadar gelip, Kaburgacı Selim
Amca'da bir kaburga dolması
yemeden gitmek durumunu bile uysallıkla kabul edip kavga çıkartmamam,
olsa olsa henüz ayılamamış olduğumun göstergesi olabilir. Yolda
durduğumuz bir benzinciden temin ettiğimiz Daha sonraki durağımız Midyat idi. Akşamüstü saatlerinde ulaştığımız için güneş çoktan batmış, karanlık kavuşmuştu. Irak sınır kapısı kapalı olduğu için mazot ticareti durmuş, kamyoncular olmayınca Midyat o saatlerde bir hayalet şehir görüntüsüne bürünmüştü. Yine de gayretkeş yol arkadaşlarımız gümüş telkari satan bir dükkan bulmayı başardılar. Turgut'la benim alışveriş işleri ile tüm ilgimiz hesap ödemekle sınırlı olduğundan, biz seyyar kebapçı bulmayı tercih ettik.. Nefis şiş ve ciğer yapıyordu. Mardin'e 20:30 gibi ulaştık. Eski şehre girerken rehberimiz gözlerimizi
kapamamızı ve kendisi bize söyleyinceye kadar da açmamamızı rica
etti.. Uzunca bir süre gözlerimiz kapalı olarak kıvrıla kıvrıla
yukarıya doğru çıktık. Nihayet otobüsü durdurup gözlerimizi açmamızı
söyleyince gördüğümüz manzara nefes kesici idi... Kalenin hemen
eteklerine kadar gelmişiz, tüm burçlar dipten değişik renkli ışıklarla
aydınlatılmış ve ulaşılmaz duruyor.. Kalacağımız yerin restore
edilip küçücük bir butik otel haline sokulmuş 300 yıllık bir
konak olduğunu öğrenince pek mutlu olduk.. Açık bir avlunun iki
tarafındaki küçük odalardan oluşuyor Edoba Oteli.. Avluya ulaşabilmek
için daracık merdivenlerden inmek gerekiyor. Avlunun girişinin tam
karşısındaki tarafında ise duvar yok, sadece Gece soğuk oluyor, çok üşüdük.. 2.GünRestore edilmiş bile olsa 300 yıllık bir konak odasının küçücük
bir klima ile ısıtılamayacağı bittecrübe sabittir!!! Uykumuzda kıpırdayıp,
üzerimizin açılması riskini göze alamadığımız için bütün
gece boyunca hiç hareket etmeden kalıp gibi uyuduk ve son derece zinde
ve dinç ama biraz katılaşmış vaziyette uyandık. Hayatımın en
zorlu duşunu o sabah yaptım. O kadar üşüdüm ki traş olmak fikri
bile itici geldi. Lahana gibi kat kat giyindik, valizlerimizi topladık
ve doğruca kahvaltıya indik. Mardin'in içinde tarihi postane binasını, Süryani Kırklar Kilisesini ziyaret edip hepsine ayrı ayrı hayran kaldık. Mardin evlerinin tümü bölgede çıkan toprak rengi taşlardan yapılmış. Arazinin eğimi yüzünden evler taraçalar halinde üst üste oturuyor. Her evin önündeki balkon aslında bir öndeki evin çatısı... Sabahın köründe daracık sokaklarda dolaşırken rehberimiz yöre
insanının misafirperverliğinden bahsetti. Hangi evin kapısını çalarsak
çalalım, geri çevrilmeyeceğimizi iddia etti. Biz de olayın üzerine
gidip, "Hadi bi evin kapısını çalıp girelim de bir Mardin
evinin içini, avlusunu görelim" diye tutturduk. Çaresiz kalan
rehberimiz büyükçe bir konağın kapısını çaldı, kapıyı açan
gençten bir kız, evdekilerin henüz uyuduğunu söyleyip bizi içeri
almadı. Biz tam dalga geçmeye başlamışken kapısını çaldığımız
bir diğer evde güler yüzlü yaşlıca bir teyze, kapıdan kafasını
uzatıp kaç kişi olduğumuza bakıp bizi içeri buyur etti!! Düşünün,
tam 52 kişi!!! Hiç utanmadan eve girdik, her yerini gezdik. Tam bayram
arifesinde pırıl pırıl temizlenmiş mis gibi sabun kokan evi batırdık!!
Yine de teyzemizin yüzündeki mahcup gülümseme silinmedi!!
Berberinden teyzesine kadar Mardin insanı da şehir gibi: kendisiyle
barışık ve kendisi olmaktan gururlu!! Mardin'in hemen dışında Kasımiye Medresesinde hayatı başlangıcından sonuna kadar mimariye yansıtmanın ne demek olduğunu gördük. Derin bir felsefenin bir bina ile bu kadar net anlatılabilmesine ağzımız açık kaldı. Otobüsten iner inmez Medresenin önünde karşılaştığımız, bize el işi boncuktan bilezikler satmaya çalışan 5 yaşında bir Kürt kızı hepimizin gönlünü çaldı. Mizgin (müjde demekmiş) ve kardeşleri İstanbul satıcıları gibi yapışkan olmayı henüz öğrenememişler, hala mahçup mahçup sunuyorlar el işi boncukları. Sattıkları ürünler henüz fabrikasyon malı plastik tarak, ayna, tırnak makası vs dönüşmemiş, hala kendi el emekleri ile ürettiklerini satıyorlar. Umarım böyle kalırlar... Daha sonra Deyr-ül Zafaran Süryani Manastırına gittik. En yakın yerleşim bölgesinden kilometrelerce uzaktaki bu harikayı anlatmayacağım, gidip görmeniz gerekiyor. Burası birkaç bin yıllık bir geçmişi olan çok eski bir yapı olmasına rağmen bir harabe vs değil. Hala çalışan bir manastır, süryanilerin en büyük bölge yöneticisi Metropolit burada görev yapıyor. Gidip görün ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bize manastırı gezdiren papazın anadili süryanice olmasına rağmen bölgede tanıştığım kişiler arasında en az aksana sahip türkçeyi o konuşuyordu. Bana kendi ürettiği süryani şarabından gönderecek.. Tekrar otobüsümüze binip yöreden ayrılırken Mardin'i uzaktan, ovadan bir kez daha seyretme şansımız oldu. Gözden kayboluncaya kadar seyrettik bu masalsı, büyülü şehri.. İçimizde bir vedanın burukluğu, kulaklarımızda hoş bir deyiş: "Mardin'in gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlıktır...." Uzuuuun bir yolculuk sonunda Harran'a ulaştığımızda güneş batmış, karanlık kavuşmak üzereydi. Yolda her iki yanda uzanan ekili arazilerde suyun yarattığı değişimi adım adım izledik. Urfa tünelleri ile Atatürk Barajından aktarılan su Harran ovasını sulamaya başlamış ama Mardin kalesinin binlerce yıldır bıkmadan seyrettiği uçsuz bucaksız mezopotamya ovasına henüz ulaşamamış. Sulanamayan topraklarda sadece arpa ve buğday yetişirken, suya kavuşan yerlerde köylüler pamuk ve narenciyeye yönelmişler. Daha önce cılız üç-beş başağın yetiştiği kurak topraklar suyla buluşunca yılda üç ürün vermeye başlamış. Henüz devasa ovaların çok küçük bir bölümü sulanabiliyor olsa bile yatırımların ana kısmının tamamlanmış olması (barajlar ve Urfa Tünelleri) kalan toprakların da bir kaç sene gibi çok kısa bir zaman içinde sulu tarıma geçebileceği açıkça görülüyor. En iyi haber ise bölgeden göçenlerin geri dönüşe başlamış olması...
Halil Dayı, büyük tipik bir harran evini dükkana çevirmiş uyanık bir Harranlı. Yöreye özgü giyim eşyaları ve hediyelik ıvır zıvır satıyor. Tüm grubumuz birşeyler satın aldı. En azından hepimiz birer puşi aldık. Puşi bağlamak epey zormuş, her hangi bir şekilde bağlanmıyormuş. Arapların, kürtlerin, zazaların vs vs kendilerine özgü bağlama yöntemleri varmış. Hepsini öğrenmeye çalıştık. Bizim turumuz boyunca sadece bir tek kez, o da Diyarbakır çıkışında otobüsümüzü durdurup kimlik kontrolu yaptılar. Tabii ki kimseye dokunmadılar ama eğer Harran'dan Urfa'ya giderken tesadüfen bir kontrol olsaydı yanmıştık. Kadın-erkek, çoluk-çocuk tüm otobüsün puşi bağlamış olmasını jandarmalara nasıl açıklardık bilemiyorum... 3. GünUrfa'da otelimize indiğimizde dehşetli yorgun olmamıza rağmen Urfa'yı "Sıra Gecesi" olmaksızın terketmeye gönlümüz razı olmadı. Rehberimiz yoldan telefonla bize bir "Sıra Gecesi" ayarladı. Kalacağımız otelde zemin katında genişçe bir oda bulundu, yerlere halılar serildi, yere yakın kısa boylu siniler duvar kenarlanına dizildi. Sinilerin arkasında duvarlarda sıra sıra yastıklarla dekorasyonu tamamladılar. Alelacele otelde bişeyler atıştırıp, Urfa'da özellikle ramazanda bir-iki otel dışında alkol bulunamadığının bilinciyle bir-iki tek attıktan sonra ayakkabılarımızı çıkartıp çoraplarımızla halıların üstüne bağdaş kurup oturduk. Daha o gün aldığımız puşileri bu sefer arap usulüne göre bağlayıp yöredeki arap kökenli çoğunluğa uyum sağlamaya çalıştık. Sıra gecesinin saz ekibi de bizler gibi ayakkabılarını çıkartıp çoraplarla bir köşede yerini aldı ve ufak ufak bişeyler (!) çalmaya başladı. Bu arada içki servisleri de bitince aralarından düzgün giyimli biri (takım elbiseli, ipek gömlekli ama beyaz çoraplı) ayağa kalkıp mikrofonu da eline elip çok güzel bir sesle türkü çığırmaya başladı. O sırada odanın tam ortalık yerine garsonlar bir örtü serdiler ve aşçı kıyafetli iki kişi kocaman bir tepsinin önünde diz çöküp çiğ köfte yoğurmaya başladılar. Tabii ki yoğurma işlemini sadece biri yapıyor diğeri ise tam karşısına diz çökmüş adamı seyrediyor. Seyirci diye düşündüğümüz garsonun işlevi biraz sonra ortaya çıktı. Adam hem gerekli katkı maddelerini (biber, salça vs) gerektiği zaman harca katıyor hem de gereksiz katkı maddelerine engel olmak için ikide birde çiğköfteyi yoğuran adamın terini siliyor. Yoksa bol terli bir çiğ köfte pek iştah açıcı bişey değil...
Bütün iyi niyetimizle söylenen türkülere eşlik etmeye çalışsakta, arapça ve kürtçe bilgimizin kıtlığından, pek çoğunu tercüme bile edemedik. Çoğunun melodisi tanıdık gelse de sözlerini anlamak mümkün olmadı. Sıra Gecesi her nekadar anlamından epey bişeyler yitirip biraz "turistik" olmuşsa da sonuçta "iyi ki katılmışız" dedirtecek türdendi. Hepimiz pek bi eğlendik.
Baraj inşaatı sırasında gereken killi toprağın çıkarıldığı ocakları doğal birer havuz olarak kullanıp balık üretimine başlamışlar. Yumurtalar çatlayıp yavrular birkaç santim boyuna gelince tankerlerle bu yavruları alıp, baraj gölüne döküyorlarmış. Köyleri, tarlaları gölün altında kalan köylülere balıkçılık öğretmişler, bugün gölde yoğun olarak balıkçılık yapılıyor. Bizler kafalarımızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp, karamsarlığı bir kenara bırakırsak, ülkemizin potansiyelini ve yapılan iyi şeyleri de görüp sızlanmaktan vazgeçebiliriz belki. Adıyaman'a ulaşıp otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra Nemrut'a çıkış için bizi bekleyen minibüslere doluştuk. Kahta'dan geçerken Türkiye'nin ürettiği petrolün %52 gibi büyük bir bölümünün buralardan geliyor olması beni epey şaşırttı. Ben Raman dışındaki petrol alanlarımızın pek zayıf olduğunu sanıyordum.
Günbatımını boşuna tasvir etmeye çalışıp kendimi rezil etmeye niyetim yok. Sadece daha önce böyle bir günbatımı görmediğinize eminim.. Adamların güneşe tapmasına hiç şaşmamak lazım... Dönüşte hala gördüklerimizin etkisi altında olduğumuz için minibüsümüzün frenleri patlarsa ne olacağını düşünemedik ve hiç heyecanlanmadık.. 4.GünAdıyaman'da Nemrut dışında görülebilecek herhangi bir yer olmadığına üzüldük. Yine de sabahın köründe kalktık. Sanırım daha önce de bahsetmiştim. Türkiye'nin epeyce bir doğusunda olduğumuz için güneşin doğuş ve batış saatleri İstanbul'a göre yaklaşık 40 dakika kadar önde. Bu nedenle rehberimizin ricası ve katılımcıların onayı ile tüm tur boyunca günlerimizi biraz sabaha doğru kaydırdık. Her sabah 06:00 kalk borusu, yıkanma, giyinme, valiz toplama ve kahvaltı için 1 saat, 07:00 tura başlangıç... Doğrusu ben askerde bile bundan daha rahattım... Antep yoluna çıkarken otobüste yapılan bir oylama ile tam bir konsensus oluştu. Normal olarak Belkıs/Zeugma tur programına dahil değil. Ayrıca pek yolumuzun üstünde de değil. Aslında 120km civarında bir mesafe olan Adıyaman-Antep yolunu 250km'ye çıkartmayı göze alırsak Zeugma'yı görebilecektik. Rehberimizin Zeugma'da görebileceğimiz hiçbirşey olmadığını, bulunan tüm mozaiklerin (yağmadan kurtulanlar) Antep Müzesine götürüldüğünü söylemesine rağmen yine de oralara kadar gelip hiç değilse araziyi görüp, barajın şehri nasıl yuttuğunu müşahade etmeden gitmeyi pek kendimize yediremedik. Hemen hemen herkes hemfikir olunca, rehberimize başka bir seçenek kalmadı ve Zeugma'ya müteveccihen yola koyulduk. Yol boyunca otobüsteki herkesin gözden kayboluncaya kadar dönüp dönüp Nemrut'a baktıklarına şahit oldum... Zeugma epey dik bir yamaç üzerine kurulmuş, zamanının en büyük
şehirlerinden biri. Büyük bir kısmı bugün barajın suları altında
kalmış. Gerçekten de ortalıkta görülebilecek pek birşey yoktu.
Herhangi bir bina kalıntısı bile göremedik. Kazılar hala devam
ediyor, yağmadan kurtarılan 85 parça mozaik Antep'e saat 13:30 gibi ulaştık ve tur boyunca ilk kez normal zamanına yakın bir öğle yemeği yedik. Sedefçiler çarşısını gezdik ama günlerden pazaar olduğu için açık dükkan yoktu. Rehberimiz Anteplidir ve gururla Anteplilerin haftanın 6 günü eşşekler gibi çalışıp bir gün de vur patlasın- çal oynasın dinlendiğini söyledi. Yine de sağolsun telefon vs marifeti ile tanıdık sedefçi/bakırcı dükkanlarından birini bizim için açtırmayı başardı maalesef. Birçok arkadaşımız gibi ben de epey derin bir yara aldım o dükkanda... Kadınları hiçbir zaman anlayamayacağım herhalde... Ağır yaralı ama hala dimdik ve ayakta, dükkanı terkedip önce Arkeoloji Müzesini gezdik. Zeugma mozaiklerinin çok az bir kısmını sergileyebilmelerine rağmen görebildiklerimiz bize yetti. Zeugma için yapılan harcamalar ne olursa olsun değmiş. Bu mozaikler sayesinde Gaziantep müzesi bir anda mozaik zenginliği açısından dünyanın üçüncü büyük müzesi haline gelivermiş!! Hele Zeugma deyince hemen akla ilk geliveren o hoş bakışlı mozaik parçası resimlerinde gördüğümden çok başka ve etkileyici idi. İster istemez bu çingene kızı nereye bakıyor acaba diye gözlerin baktığı yöne dönüyorsunuz. Resme neresinden bakarsanız bakın, kız sizin sol omzunuzun üstünden biyerlere bakıyor. Yine de kazı yerinden bütün olarak çıkartılan bir parçanın "müzenin kapısından geçmemesi" gibi bir gerekçe ile ikiye bölünmüş olması epey canımı sıktı... Bu arada müze binasını merak edenler için not: bina dökülüyor... Sonraki durağımız Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesi. Etnoğrafya Müzesinin ne olduğunu meğer ben bilmezmişim. Nedense Etnoğrafya kelimesi bende hep dinozorları çağrıştırır bir durumdaydı. Tabii ki müzeye gidince gerçek kafama daaank dedi. Elbette ki etnoğrafyanın insan yaşantısı ile ilgili olduğunu biliyormuşum ama... Neyse..
Tam Antepten çıkarken bir yerde durduk ve rehberimizin bir başka sürprizi ile karşılaştık. Bize farkettirmeden en iyi kalite Antepfıstığından 50 tane 1er kiloluk paket yaptırmış. Fazla söze gerek yok, hepimiz kapıştık tabii ki.. Tam tek sorunumuzun bayramın ilk günü olması hasebiyle iyi baklavacıların hepsinin kapalı olması olduğunu düşünüyorduk ki, rehberimiz bize Antep'i temsil etme kalitesine sahip olduğunu söylediği açık bir baklavacı bile buldu. Hemen oracıkta adamın ne kadar baklavası varsa talan ettik, yedik bitirdik. Sadece birkaç kişi paket yaptıracak baklava alabildi. Baktık ki ufak çapta bir baklava gerginliği yaşanacak, tur sayesinde tanıştığım bir arkadaşım ile kaş göz işareti ile anlatık. Ben kocaman bir kutu baklavayı, o da bir tepsi bülbül yuvasını alıp otobüste dağıttık.
Artık karanlık basmıştı ve yolculuğumuzun Antakya'ya kadar olan geri kalan bölümünü tatlı yemekten yapış yapış ama mutlu, hatta yol boyunca çıtır çıtır Antepfıstığı yiyerek tamamladık... Kiloları hiç sormayın... Son Gün:Antakya'da yine sabahın köründe kalkıp kendimizi sokağa vurunca kafamıza dank etti ki, bu saatte Müzenin açılması olanaksız. Turun programında küçük değişiklikler yaparak öğle saatlerinde gidilmesi gereken Harbiye, St Pierre Kilisesi gibi yerleri öne aldık ve Müzenin açıldığı saate kadar tüm programı bitirmiş olduk. Çok ta iyi oldu, anlatacağım... Efendim, Antakya içinde bir cami, dağbaşında da bir kilise gezdik. Aslında pek kilise gibi değil burası.. Hz. İsa'nın havarilerinden St. Pierre Antakya'ya gelerek bir mağarayı kilise haline getirmiş ve burada gizli gizli vaaz vererek cemaat toplamış. Dünyadaki ilk kiliselerden birisi (belki de ilki) imiş. Aynı zamanda diğer dinlere mensup insanların saldırılarından korunabilmek için gerek konum itibarı ile gerekse de tahkimat olarak bir kale kadar da korunaklı. Milyarlarca insanı etkileyen dinlerin buralarda doğup yeşermiş olması inanılmaz geliyor bana. Mağaranın içindeki heykeller sanki canlıymış ta sonradan taşlaşmışlar izlenimi veriyor. Harbiye, kentin mesire yeri. Heryeri yemyeşil, ulu ağaçlarla dolu dik bir yamaç Harbiye. Üstüne üstlük yamacın her yerinden sular akıyor. Yüzlerce küçük şelalecik var etrafta. Tam "Bizim ne işimiz var buralarda?" diye düşünürken açıklama yetişti. Efendim, bidayette, oralarda Defne (Daphne) isimli bir hatun yaşarmış. Bu hatun o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki bu kadar olur yani.. Defne büyüyüp te alımlı bir genç kız olunca devrin en çapkın tanrısı Apollon kıza göz koymuş. O zamanlar tanrılarla düşüp kalkan genç kızlara halk pek iyi gözle bakmaz, hakkında türlü dedikodu çıkartırmış. Günlerden bir gün, bizim Apo, kızı tenhalık bir yerde kıstırınca alenen niyeti bozup kıza doğru hamle etmiş. Defne Hanım ise Apo'nun gözünün döndüğünü görünce tabana kuvvet kaçmaya başlamış. Defne önde, Apollon arkada epey bir koşmuşlar, Harbiye denilen mevkiye gelince Defn'anım bakmış ki Apo gayet iyi koşuyor ve kendisini yakalayacak, derhal bir üst makam olarak kabul edilen Hera'ya (ki kendisi zamanının Duygu Asena'sı gibi bir şeydir) Apollon'un elinden (ve belinden) kurtarması için yakarmaya başlamış. Sanırım o ara Hera Teyze hem biraz meşgulmüş hem de yakarışın içeriğini pek iyi anlayamamış galiba. Kızcağızı bir anda dallı yapraklı bir ağaç haline döndürmüş. (Ben bunun ne biçim bir kurtuluş olduğunu pek anlayamadım ama kadınların işine burnumu sokmak istemediğimden fazla kurcalamadım.) Önünde nazlı nazlı koşan alımlı kızın bir anda ağaca dönüşmesi üzerine Apo'nun hevesi fena halde kursağında kalmış ve başlamış iki gözü iki çeşme feryat figan ağlamaya.. (bence o hızla koşarken duramayıp ağaca çarpmıştır ve canı çok yandığından ağlamıştır.) İşte efendim, oradaki ağaçlar vaktiyle çok güzel olan bir kız olan Defne'nin ta kendisiymiş. Şelalecikler ise hala ağlayan Apollon kardeşimizin gözyaşları imiş. Ben eve dönüşte bunu 8 yaşındaki kızıma anlattım, yüzüme tuhaf tuhaf bakmakla yetinip herhangi bir yorum yapmadan yürüdü, gitti. Pek inandırıcı gelmedi galiba.. Ben bizim rehberin yalancısıyım valla... Kalan zamanı hanımların oracıkta bulduğu ipek satan bir dükkanı
talan etmeleri ile tamam edip saat 09:00 itibarı ile müzenin kapısına
dikildik. Burada küçük bir itirafta bulunmam lazım; grup saat 9 da müzenin
kapısında dikildi ama biz (ben, Turgut ve büyük mahdumu) biraz geç
intikal edebildik olay mahalline. Efendim, hepimiz otobüsten inip uslu
uslu Müzeye doğru yürürken bendeniz usuldan rehberimizin yanına
yanaştım ve o civarda eskiden pek meşhur bir künefeci olduğunu, köşebaşında
minik bir dükkanı bulunduğunu söyleyip hala çalışıp çalışmadığını
sordum. O da cevaben "Tabii çalışıyor, Kral Künefe. Şu köşeyi
dönünce görebilirsiniz" dedi. Grubun büyüklüğünü, ve
gezilecek müzenin genişliğini hesaplayıp müzeye 100 mt mesafedeki dükkanın
ziyaret edilmesinin makul olduğunu düşündüm. Kendime bir suç ortağı
edinmek Müzedeki mozaiklerin eşi menendi yok gerçekten. Hayvanların ismini hatırlayamadığım tanrısının etrafında her türlü kara hayvanı ile tasvir edildiği dev mozaik te pek güzel ama ben asıl deniz canlılarının tanrısı Oceanis'in aynı boyutlardaki tasvirine hayran kaldım. Boyutlarını tam hatırlamıyorum ama yüksekliği ve genişliği en az 7-8 mt vardı. Etrafındaki deniz canlıları nın mozaik olduğuna hala inanamıyorum. Karidesler yürüyüp resimden çıkacaklarmış gibi tazeydiler. Kullanılan renklerin bugüne dek canlılıklarından hiçbirşey yitirmemiş olması akıl alır gibi değil...
İskenderun tam 40 adet ilimizden daha büyük bir ilçe. Gelişmişlik ve modernlik açısından ise ilk 10-15 ilimizin arasına girer bana göre. Kordon boyu İzmir'in kordon boyundan bile güzel. Ayrıca deniz pis kokmak şöyle dursun, 10-15 mt derinlikteki taşların sayılabileceği bir berraklıkta.. Eşimle kısa bir kordon turu yaptıktan sonra grubun geri kalanını ekip bir küçük lokantacıkta denize karşı İskenderun karideslerinin tadına baktık.
İstanbul'a dönüş uçağı 19:00 da Adana'dan kalkacaktı. Biz o güne dek gördüklerimizin, yaşadıklarımızın etkisi ile sarhoş gibi olsak ta sorumluluk sahibi ebeveynler olarak son anda çocuklarımız Ankara'da bıraktığımızı hatırladık ve biletimizi değiştirdik. Ancak o akşam Ankara uçağı dolu olduğu için bir gece de Adana'da kalıp iyi bir kebap yemenin cazibesine kapıldık. Yol arkadaşlarımızın pek vakti kalmadığından yol üstünde açık buldukları "fast food" bir kebapçıda mola verdiler. Toplam 20 dk içinde 50 kişinin yiyeceği kebabın "Adana ruhu"nu pek yansıtmayacağını düşünerek biz veda edip ayrıldık. Seyhan kenarına bütün haşmeti ile kurulmuş dev otelimize yerleşip doğruca "Yüzevlere" gittik. Tur arkadaşlarımız uçakta kendilerine verilen krakerleri kemirdiği sırada biz mükellef bir sofrada büyük bir keyifle gerçek Adana kebabı yiyorduk. Hepsine selam olsun...
Hadi, biz para verdik, tura katıldık bi kere, amorti edelim diye habire anlatmaya devam ediyoruz, turdan da vazgeçemedik. Hani serde de yiğitlik var ya.. Peki size ne oluyor? Hala sıkılmadınız mı elalemin gördüklerini okumaktan? Şaka bir yana, buraya kadar okuyan tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Sabırlarına hayranım... Teşekkürler.. Bitti.... Sevgiler, Bu gezi ile ilgili diğer fotoğraflar için tıklayınız.
|
||||||||||||